SİHAYALTIN SOLUCAN HUMUSU RÖPORTAJI – I

23 Haziran 2012
22.573 kez görüntülendi

SİHAYALTIN SOLUCAN HUMUSU RÖPORTAJI – I

Artık Türkiye’de solucan gübresi üretimi sektör olarak iyice genişlemekte. İşte size her geçen gün daha çok ilgi gören solucan gübresi üretimi alanında yeni bir firma: Siyahaltın. Aslında Sihayaltın Türkiye’de yeni değil ancak röpostajımızı okudukça göreceksiniz, belki de sadece bizim ülkemize mahsus nedenlerden dolayı piyasaya ancak şimdilerde çıkma şansı elde edebilmiş. Umarım diğer röportajlarda olduğu üzere solucan gübresi alanında bilgilerinize bilgi katacak bir röportaj olmuştur. Katkı ve yorumlarınızı bekliyoruz…

Not: Tüm gününü bana ayırarak röportajımızın oldukça geniş içerikli olması konusunda gereken tüm özeni gösteren ve  güzel Edirne’yi büyük bir özveri ile bana gezdiren sayın Mehmet Hanifi Can’a özel olarak teşekkürlerimi sunuyorum.

siyah altın

S. GÖNEN        :     Mehmet Hanifi Can kimdir? Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

M. H. CAN       :     1959 yılında Ağrı’da doğdum 1977 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesinde öğrenim görmeye başladım 12 Eylül 1980 yılında ihtilal mağduru olarak okuldan uzaklaştırıldım 1983 yılında, İstanbul, Bağcılarda Sinan Erdeme ait MANSA’da mantar üretiminde çalışmaya başladım. Yaklaşık 4-5 yıllık çalışmam oldu. Türkiye’de ilk mantar üreticilerindenim. Biz Mansa’da mantar üretimi yaparken Türkiye’nin diğer bölgelerinde mantar üretimi neredeyse yok denecek kadar azdı. Hatta o denemde 12 Eylül ihtilâlının mimarı Kenan Evren’e bile bizden özel mantar giderdi. Yaklaşık 1995 yılına kadar değişik bölgelerde kendime veya başkalarına ait bölgelerde mantar üretimiyle meşgul oldum.

1997’de Bulgaristan’ın Krasen kasabasında bulunan KRASEN KOOP EAOD adlı firmanın Mantar Üretimiyle ilgili danışmanlığa başladım. Ben bu tesislerde danışmanlık işine başladığımda, tesisler tamamen harap bir durumdaydı (komünizmin yıkılmasından sonra). Krasen koop tesislerinde dokuz adet mağara vardı ve her bir mağara Fenerbahçe stadından daha büyüktü ve artı 14 tane de Hollandalıların yaptığı otomatik sistemle çalışan odaları ve 12 adet 75 tonluk pastörize odası vardı. Bu tesisin A’dan Z’ye her şeyini sil baştan yaptık ve tesisleri faaliyete geçirdik. Tabi bu arada bu şirket sadece mantar üretimi yapmıyor, aynı zamanda vermikültür ve vermikompost işiyle de meşgul. Fakat ben o zamanlar hiç ilgilenmemiştim. Bugün normal bir vatandaşa sorduğunuz zaman nasıl cevap veriyorsa ben de o zaman aynı cevabı vermiştim; puah solucan mı, öööö!

Sihayaltın solucan humusu üreticisi Mehmet Hanifi Can

S. GÖNEN        :     Peki asıl olarak solucanlar ve solucan gübresi ile ilk tanışmanız nasıl olmuştur?

M. H. CAN       :     2001 yılında Ankara’dan KOSGEB genel müdür yardımcısı Abdulkadir Ünaldı ve Mürsel adlı bir avukat beni aradı. Bazı misafirlerinin olduğunu ve Bulgaristan’dan veya Sırbistan’dan Amerikan asma anacı istediklerini söyledi. Biz bir araştırma yaptık ve Bulgaristan’da Amerikan asma anacının nerelerde yetiştirildiğini bulduk ve misafirlerinin gelebileceğini söyledik. Önce Edirne’ye geldiler ve birlikte Bulgaristan’a gittik. Ertesi gün Salapitza, Harmanlı, Byala ve Panagurişt bölgelerindeki Amerikan asma anaç üretim bağlarını gezip kontrol ettiler. Salapitza’daki anaçları beğendiler ve pazarlık yaptılar. İki milyon metre bağlantı yaptılar.

Gelen misafirlerden birisi Sinan Yıldız idi. Şu anki isimi tam olarak nedir bilmiyorum, o zamanki adıyla Ankara Bala’da Simgarden A.Ş sahibiydi ve eski cumhurbaşkanı A.Necdet Sezerin Gölbaşı’ndaki evinin müteahhidi idi . Diğeri de Prof. Sabit Ağaoğlu idi. Ankara Üniversitesinde üzüm ve şarapçılık üzerine ihtisası olan ve Türkiye’de alanında bir numara olan birisi. Ağaoğlu Sofya’dan birisini aramamı istedi. Aradım ve randevu aldım, istediğimiz zaman gelebileceğimi söylediler. Birlikte Sofya’ya gittik. Levski stadının hemen karşısında beş katlı bir bina ve Sofya üniversitesine bağlı bir gen laboratuarı. Bu gen laboratuarında Türkiye topraklarıyla alakalı, üzümcülükle, üzümün çeşitleriyle ve anaçlarla alakalı yaklaşık üç saat süren bir brifing verdiler. Konuyu tercümanla dinliyorduk, ancak ben Bulgarcanın yüzde seksenin anlar durumdaydım, geri kalanını tercüman desteğiyle dinliyordum. Orada dikkatimi çeken şu oldu; örneğin Muş’ta geçmişte üzüm üretiminin olduğunu fakat bugün üretilmediği için üzümcülüğün bittiğini, yine toprağın yapısının Van’da, Hakkâri’de, Batman’da Siirt’te ve ülkenin her karışında ayrı ayrı özelliklere sahip olduğunu anlattılar. Fakat her defasında, köklendirmede yani fidanın ekim döneminde yapılan uygulamadan bahsederken çerveni Kalifonski çervi Biotor ( Cherven kaliforniĭski cherveĭ Biotor) kelimelerini kullanıyorlardı. Bunu Türkçe karşılığı şudur: Kırmızı Kaliforniya solucanın humusu veya gübresi. Köklendirmede mutlaka kullanılmalı ifadesi geçiyordu. İşte Hakkâri’de şu dojaz, Edirne’de şu dozaj ve Ankara’da şu dozajda kullanılmalıdır şeklinde bilgi veriyorlardı. Brifing sonrası kafamda bir soru işareti oluştu. Yaklaşık 5-6 senedir bunun içindeyim fakat bununla hiç ilgilenmedim. Acaba bu nasıl bir şeydir diye sordum kendi kendime. Prof. Sabit Ağaoğlu’na, bizde böyle bir üretim var gidip görmek ister misiniz dedim. O da kabul etti ve götürdüm gezdirdim.

Daha sonra onları Türkiye’ye yolcu ettim ve bu konuyla kendim bizzat ilgilenmeye ve Bulgarca metinleri başladım. Solucanın gerçekten bir harika olduğunu, toprakla alakasını o zaman keşfettim ve bunun üretimine soyundum.

 Edirne’de bulunan üretim tesisisi ve solucan havuzları

S. GÖNEN        :     Üretim işine ilk olarak Bulgaristan’da başladınız o zaman.

M. H. CAN       :     Evet, 2001 yılında, içerisinde 35’er metrelik 4 adet solucan yetiştirme havuzu hazır olan 7 dönüm bir yeri 1500 dolara Hazır olarak aldım ve orada üretime başladım. Solucanlarımız zamanla çoğaldı ve 2003 yılında Türkiye’ye geldim. Ankara’da Ekohumus Solucan ve Solucan gübresi Üretimi Limitet Şirketi adıyla bir şirket kurduk. Bu şirket 3’ü Bulgar  (Shacko kolev, Emil Danchev ve İvan Cevizof) ve 4’ü Türk (Hasan Arısoy, M. Hanifi Can, Mürsel Demirel ve Ali Ünaldı) olmak üzere yabancı ortaklı bir şirketti; Bu şirket adı üzerinden, Türkiye’ye solucan getirmek gübreyi Türkiye’de üretebilmek için Tarım Bakanlığına ve Çevre ve Orman bakanlığına müracaatlarımızı yaptık.  Belgeleri mevcuttur ve şu anda hâlâ saklıyorum. 2 yıl boyunca Tarım Bakanlığında, Orman Bakanlığında ve Ankara Ziraat Fakültesinde çalmadığım kapı kalmadı. Ankara’ya her gittiğimde her kapıyı çaldım ama devamlı olarak birbirlerine pas atıp durdular. Müsteşarlara, genel müdürlere başvurdum ama iki yıl boyunca hiçbir şey elde edemedim. Ne olumlu ne de olumsuz bir cevap alabildim. Baktık olacak gibi değil, bu olayın resmiyetinin çözülemeyeceğini anladık ve vazgeçtik.

Daha bu solucanları resmi yollardan getirtemeyeceğimi anlayınca,  gayri resmi yollardan getirmeyi düşündük. Solucanlarımızın bir kısmını yüklendik ve gümrükten rahatlıkla geçireceğiz diye bazı insanlardan da söz aldık. Fakat Bulgar gümrüğüne geldiğimiz zaman,  bize hoş geldiniz (Dobre doshli Mehmet!) dediler ve bütün malımıza el koydular. O günkü Bulgar gazetelerine haber olarak da düştü bu: işte Kırmızı Kaliforniya Solucanlarını ülkeden çıkarmaya çalışıyor gibisinden. Sonuçta bu işte de başarılı olamadık. Ürünlerimizi Türkiye’ye getiremediğimiz gibi oradaki şirketimiz de zor duruma düştü. Maddi yönden bayağı bir zarara uğradık; aldığımız cezaları ödemek için uçan kuşa bile borçlandık yani kısacası 5 cent’e muhtaç duruma düştük.

Oysa hayallerimiz vardı, ben Beşiktaş’ta kurulan ilk organik fuarda solucan gübresiyle ilgili kart dağıtmıştım. Bir kartı alan herkes o zaman bu ne ya diye tepki veriyor ve solucan mevzuunu hikâye gibi dinliyordu. Daha sonra Yaşar Holding’ten beni aradılar; Doğan Holding’in Gümüşhane’deki tesislerinden beni aradılar, var mı ürün, diye. Biz de getirmeye çalışıyoruz, dedik. Getirdiğiniz zaman bizimle mutlaka irtibata geçin dediler. Böyle bir serüvenimiz oldu ve neticede ürünleri ülkeye sokamadık.

Daha sonra yine bu çalışma esnasında, 2003 yılında AYTAÇ’dan bir mantar üretim tesisi kurma teklifi gündeme geldi. Yozgat- Sivas karayolunun 16. kilometresinde AYTAÇ için bir mantar üretim tesisi kurduk. Biz bu tesislerde çalışırken Sivas’tan üç kişi misafir olarak geldi.  Bizim misafirlerimize kapımız her zaman açıktır. Gelenlerden birisi Sivas Cumhuriyet Üniversitesine bağlı Zara Meslek Yüksek Okulu mantarcılık bölümünde memur rütbesiyle Uğur Tutar idi. Diğerleri de, o zaman gayri resmi bir iş yapıyorlardı ve onun ortaklarıydı; birisi mobilyacı Zara merkezde Ahmet Bayrakçı diğeri de kuruyemişçi, Sivas merkezde Erkan Bedirhanoğlu.  Kızılırmak Mühendislik diye bir şirket kurmuşlar ve mantar kompostu yaptıklarını ancak başarılı olamadıklarını ve kendilerine yardımcı olup olamayacağımı sordular bana. Ben de memnuniyetle yardımcı olurum dedim. Hiçbir bedel beklemeden gittik onlara yardımcı olduk.

Uğur Tutar okulda mantar yetiştiriciliğiyle ilgili bir memur veya müdürdü, o zamanki pozisyonunu tam olarak hatırlayamıyorum. Uğur beye o zaman solucanlardan bahsettim ve enteresan bularak konuya ilgi duydu ve benden bilgi kapmak için yanımdan ayrılmaz oldu. Ben o zaman mantardaki etkilerini görmek için deneme amaçlı olarak iki çuval solucan gübresi getirmiştim. Bir çuvalını Uğur beye verdim. Benden sonradan solucan istedi ve kendisine solucan getirttim. Uğur Tutar almanca metinler üzerinden araştırmalara başladı. Bu solucanın Esenia Foetida olduğunu ve Türkiye’de tezek solucanı olarak bilindiğini söyledi. İşte Türkiye’de akademik çalışanların solucanla ilk defa tanışması da böyle oldu.

Havuzda üretimi devam eden solucan gübresi

 Üretimi tamamlanan gübre iç mekanda bir süre tutuluyor. Böylece gübrede kalan kokonlardan çıkan solucanlar yeni bir yığına aktarılabiliyor.

S. GÖNEN         :     Yani bilinenin aksine Türkiye’yi ve akademik çalışanları solucanlarla tanıştıran ilk kişi sizsiniz.

M. H. CAN   :     Evet! Hatta ben daha sonra Uğur Tutarı Bulgaristan’a götürdüm. Sivas’ta petrol işi yapan bir beyefendiyle beraber biyodizel tesislerini görmek için gittik. Bu amaçla Bulgaristan’a gitmişlerdi ama ben onlara solucan tesislerini de gösterdim. Oradan da biraz solucan getirdiler beraberlerinde.  Uğur Tutar bu konuda tercüme ve bilimsel yazılar yazmaya başladı. Uğur Tutar’la olan iletişimimiz daha sonradan kesildi. Sanırım 2009 yılında TRT2’de olacaktı, internetten bakmıştım, bir röportaj yapıyorlar. Ben bunu izleyince kırıldım. Neden? İşte diyorlar ki solucanı şu şekilde bulduk, çocuğum daha organik besinler yesin diye bu işe girdim, öbürü diyor ki ben falanca yere gittim araştırma yaptım falan… Bunlar tam olarak doğru değil. Bunun nasıl bir kaynaktan çıktığını söylemek lazım. Bu işin ülkeye girişi ve işte Ali Nazmi beye olsun, Burçin Karababa’ya veya diğerlerine olsun gidişi hep Uğur Tutar aracılığıyla oldu. Uğur Tutar’a da biz bilgiyi verdik, öğrettik. Kendimizi methetmek veya böbürlenmek için söylemiyorum bunu ama en azından falanca adam bizi aldı götürdü, bu işi gösterdi, kompost yapımında da falanca adam bana yardımcı oldu deseydi kul hakkı yememiş olurdu.

Kısaca şunu söyleyeyim solucanları Türkiye piyasasına ilk ben soktum ama bunu iyi bilenler bunu sakladılar işin reklam ve ajitasyon yönünü kullandılar.

Neyse, bunlar o kadar da önemli şeyler değil. Şu an bir milyar solucan kapasiteli tesislere sahibiz Ama solucan satışı konusunda kimseyi aldatmadan bilgileri tam olarak müşteriye aktarıyoruz. Müşteriden sırf parayı kapmak için reklam diliyle konuşmak bu ülkede bu işin gelişmesindeki en büyük engeldir diye bakıyorum bu olaya. Sonuçta biz bu noktaya daha sonraları 3 kilo, 5 kilo solucan getirterek ulaştık ve tesisi bugün yaptığın çekimde görünen haline getirdik. İlk etapta bu işi 3-4 yerde başlattık. Şu anda ise bir araya toplamaya çalışıyoruz.

 

Havuzlara konmak üzere istiflenmiş ham yem

Ham yemin havuzlara aktarım süreci

Devam etmek için tıklayınız…

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


*

Yukarı Çık Yandex.Metrica